Osmanlı Imparatorluğunun Çöküşü

Detaylar

Osmanlı Imparatorluğunun Çöküşü

Osmanlı Devletinde gerilemenin sebeplerine genel bir bakış
Osmanlı toplum düzeni, yaklaşık olarak 1550 yılına kadar çağına göre oldukça tutarlı ve dengeli bir nitelik taşımaktadır. Sosyal-ekonomik ve idari düzen bir yandan devleti, görevlerini ve kurumlarını, öte yandan insan ve dünya görüşünü dengelemiştir. Osmanlı toplumundaki bu denge son derece hassas noktalara sahiptir. Bu denge, aşağıda da bahsedeceğimiz gibi çeşitli sebeplerden dolayı sarsıntılar geçirmiş ve Osmanlı Devleti bu sarsıntılara karşı vaktinde gerekli önlemi alamayınca geri kalmaya ve çökmeye mahkum olmuştur.

Osmanlı Devleti'nin gerilemesi olgusunu açıklamaya Toprak Mülkiyeti Rejimi'nin bozulması ile başlamak, olayların tarihteki sıralaması ve sebep sonuç ilişkileri bakımından daha tercih edilir görünmektedir.

Osmanlı Devleti'nde genel kural olarak toprak mülkiyetinin devlete ait oluşu feodal beylerin belirmesini önledi. Tımar ve zeamet toprakları büyük servetler yaratmayacak ölçüde tutuldu. Kendisine Tımar verilen kimse toprağın verimli bir şekilde ekilip biçilmesinden ve elde edilecek üründen payını almaktan sorumlu idi. Devlet bu sistemle temelde iki büyük yarar sağlamaktaydı. Bunlardan birincisi vergi toplayıp bunu gene görevlilerine dağıtma külfetinden kurtulmasıydı. Ikincisi de toprakların verimli bir şekilde kullanılmasını güvence altına almış olmaktı.

Başlangıçta çok iyi işleyen bu düzen XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bozuldu. Bu bozulmanın başlıca nedeni Kanuni Sultan Süleyman'ın en parlak günlerinde başlayan ve ondan sonra da bir türlü önü alınmayan enflasyondur. Bu enflasyonun da başlıca iki nedeni vardır. Bunlardan birincisi, ilk açık deniz yolculuklarından Avrupa'ya akan kıymetli madenlerin, özellikle gümüşün Osmanlı Imparatorluğu'na da girerek piyasada o zamana kadar görülmemiş bir para bolluğuna yol açması; ikincisi de devlet giderlerinde görülen devamlı artıştır.

16. yüzyılın sonundan itibaren belirmeye başlayan ve içeride yeni gelir kaynağı olarak görülen Iltizam" usulü de Osmanlı sisteminin çöküşünde rol oynadı. Iltizam usulüyle devlet belli bir yörenin vergi gelirini belli bir süre için bir mültezime peşin para karşılığında satıyordu. Bir kere bu hakkı alan mültezim devlete peşin olarak verdiği parayı fazlası ile çıkarabilmek için, gelirini satın aldığı yörenin köylüsünü alabildiğine sömürmeye başladı. Devlet iltizam usulünü önceleri üçer yıllık sürelerde denemişti. Ne var ki devletin para ihtiyacı arttıkça bu süreler de giderek uzadı. Bu gelişme Hristiyanlardan daha çok Müslüman Türk ve Arapların üzerinde derin yaralar açtı. Mültezimler Müslüman reayadan (köylüden) aldığı parayı Hristiyan tebaadan aldığı paradan farklı görmemeye başladı. Işte bu durum; Batı Avrupa'da feodalitenin bütün gücünü yitirdiği ve burjuvazinin belirdiği sırada Osmanlı Imparatorluğu'nda bir ayağı eşrafa, bir ayağı da Âyan'a dayanan derebeylik düzenini ortaya çıkardı. Buna karşılık giderek artan enflasyon ve giderek çoğalan vergiler zaten fazla güçlü olmayan Osmanlı orta sınıfını (burjuvazi) büsbütün güçsüzleştirdi. Avrupa'dakine benzer bir üretici burjuvazinin gelişmesini önledi. Osmanlı Imparatorluğu'nun önce duraklayıp sonra gerilemesinde ve giderek ekonomik bağımsızlığından taviz vermesinde bir burjuva sınıfının yokluğunun büyük payı olsa gerekir.

Burjuva sınıfının gelişmemesi Osmanlı Imparatorluğu'nda üç önemli sonuca sebebiyet verdi:

1- Burjuvazi girişimleri sonunda gerçekleşen endüstri devrimi Osmanlı Imparatorluğu'nda gerçekleşmemiştir. Eğer, Osmanlı Devleti bu devrimin önemini zamanında kavrayıp endüstrileşmeyi kendi imkanlarıyla sağlasaydı, belki Avrupa'yı bir ölçüde izlemek imkanı bulabilirdi. Fakat bu yapılamadı. Böyle olunca Osmanlı toplumu zenginliğe ulaşamadı.

2- Ekonomik sektörlere canlılık getirecek iktisadi bir karar birimi olan ve davranış çerçevesini amoral kar maksimizasyonuna göre inşa edecek bir insan tipolojisinin Osmanlı toplumunda 1870'lere oluşturulamaması dolayısıyla Osmanlı burjuvazisinin ekonomik girişim ruhundan yoksun kalışı; devlet adamlarının servetlerini ekonomik verimlilikten uzak, kar bekleyişinden çok prestije açık kalemler, ziynet eşyaları, gayri-menkuller ile kısmen tahviller oluşturmaktaydı. Bunların hiçbiri ekonomik canlılık ve istihdam için seferber edilmiş kıymetler değildi.

3- Kurtuluş ve yükseliş döneminde halkla çok iyi bir iletişim kurmayı başaran ve sürekli kendisini yenilemek gayreti içinde olan ilmiye sınıfının bozulması da Osmanlı Devleti'nin gerilemesinde önemli bir pay sahibidir. Bu sınıf başlangıçta batıdaki ruhban sınıfı gibi kapalı ve sınırlı bir zümre değildi. Vakanüvist Naima Efendi'nin ifadesi ile ulema; devleti oluşturan dört unsurdan en önemlisi, devletin damarlarındaki kandı. IV. Murat'a bir risale sunan Koçi Bey de ulema sınıfı için "şeriatın desteği ilim, ilmin desteği ulema idi... Halk Allah'tan korkanlara muhalefete cesaret edemezdi" der.

Ancak 16. yy.ın ortalarından itibaren Osmanlı ulemasının, kendisini Batıdan üstün görmesi ve kendi kendisini aşma düşüncesinden vazgeçip daha önce yetişmiş olan ulemanın bilgilerini öğrenmeyi yeterli görmesi; hem Osmanlı ulemasının dünyadaki bilimsel gelişmelerden uzak kalmasına, hem de imparatorluğun hızla gerilemesine sebep oldu.

Avrupa'da sosyal ve fen bilimlerinin öncüleri bir bir ortaya çıkarken, Osmanlı Imparatorluğunda Batı'nın hızla terk ettiği Ortaçağ skolastik düşüncesi ve onun sosyal yapıdaki uzantısı feodal yapı, yavaş yavaş kendisini hissettirmeye başladı. Böyle bir ortamda Osmanlı toplumunda sosyal felsefe, tarih felsefesi ve ekonomi-politik ortaya çıkamazdı. Bu itibarla, 18. yüzyılın en önemli olaylarından biri olan Fransız ihtilali de bu yönde bir düşünce değişikliği uyandıracak anlamda yorumlanamadı. Geleneksel güçler, üst düzey devlet idarecilerinin çoğunlukla kişisel gayretleri ile gerçekleştirmeye çalıştıkları ordunun modernleştirilmesine bile uzun süre direnmeyi başardılar. Bir dönem ilmin odak noktası olmayı başaran medreselerde, Islam dini dünyaya büyük önem verdiği halde insanları yalnız ahirete hazırlayan kurumlar haline geldi. Başarılı bilim adamlarının yetişmesi tamamen ferdi eğitim ve öğretime kaldı. Böylece, bir dönem gerek halkla bütünleşmeleri ve gerekse devlet yöneticilerine yaptıkları önemli bilimsel katkı ile devletin yükselmesinde büyük pay sahibi olan alimler son döneminde gerilemenin odağı, isyanların destekleyicisi, rüşvetin merkezi durumuna geldiler.

Yukarıda ifade ettiklerimizin yanı sıra Osmanlı Devleti'nin gerileme sebepleri içinde sayılan ögelerin başlıcalarını şu şekilde özetlemek mümkündür:

1- Kanuni Sultan Süleyman'dan sonra Osmanlı yöneticilerinde ve yönetiminde bozulma başlamıştır.

2- Macaristan'ın fethinden sonra imparatorluk doğal sınırlarına ulaşmış, daha fazla gelişme şansı bulamamıştır.

3- Osmanlı Devleti Avrupa'da gelişen savaş teknolojisine ayak uydurmamış ve düzenli Avrupa orduları karşısında yenilgiye uğramaya başlamıştır.

4- Kapitülasyonlarla gayri müslim Osmanlı tebaasının bir nevi himayesine hak kazandıklarını iddia eden yabancı devletlerin tesirleriyle, muhtelif mezheplere mensup Hıristiyan tebaanın hükümet tarafından idaresinde bazı problemlerin ortaya çıkması,

5- XVII. asrın ortalarından sonra, harplerin bir gelir kaynağı olmaktan ziyade büyük masraflara yol açması,

6- Büyük devletlerin tamamı gibi muhtelif dinlere, mezheplere inanan, muhtelif dillerle konuşan birçok kavimlere hakim Osmanlı Imparatorluğu'nun tebaasını, maddi, manevi tesirlerle uzlaştırarak birleştirmeye muvaffak olamaması,

7- Ordu ve maliyenin bozulması v.b.

Bütün bu ve benzeri söylenenlerde gerçek payı yok değildir. Ancak bize kalırsa, bunlar birer neden değil sonuçturlar.

Osmanlı Devletinde Yenilik Hareketleri
Karlofça (1699), Pasarofça (1718) ve Küçük Kaynarca (1774) Antlaşmalarını doğuran yenilgiler, Osmanlı Devlet adamlarına kendi ülkelerinin her alanda Batıdan geri kaldığını ve yeniden onların düzeyine erişmenin, hatta geçmenin ancak ıslahat hareketleriyle gerçekleştirilebileceğini gösteriyordu. 18. Yüzyılda Osmanlı Devleti'nde Avrupa Devletleri tarzında reformlar yapılmak istenmesinin sebebi budur. Ne var ki, devletin üst seviyedeki yöneticilerin çoğu kendi kişisel çıkarları sebebiyle köklü bir toplumsal yapı değişikliğini benimsemiyor, ancak eski üretim ve egemenlik sisteminin korunması şartıyla başta asker" alanda olmak üzere bazı kurumlarda ıslahat yapılmasını uygun görüyorlardı. Bu sebeple Avrupa'ya geçici elçiler gönderildi. Bu amaçla Yirmisekiz Mehmed Çelebi ve oğlu Sait Efendi 1721'de Paris'e gitmiş ve görevi sırasında matbaa ile ilgilenmişlerdir. Paris dönüşünde Sadrazam Damat Ibrahim Paşa'nın desteğini de alan Sait Efendi ve Ibrahim Müteferrika 1726 yılında verilen bir fermanla matbaanın kurulması müsaadesini aldılar.

Bu eğilime uygun olarak Osmanlı Devleti'nde ıslahat hareketleri askeri alanda yoğunlaştı. Avrupa tarzında Humbaracı kıtalarını oluşturmak ve mevcutlarını ıslah etmek için Eylül 1731'de Sadrazam Topal Osman Paşa tarafından Fransız asıllı Comte de Boneval (Humbaracı Ahmet Paşa) görevlendirildi. 1734'de Üsküdar'da yeni bir öğretim merkezi Hendesehane açıldı. Ancak bu okul ve Bonneval'ın evlatlık edindiği Süleyman'ın komutasında teşkil edilen mühendisler kıtası uzun süreli olmadı. Yeniçeriler tabiatıyla bu tür yeni moda fikirlerin hepsine şiddetle karşıydı. Görünüşte tasarıyı onlardan gizli tutma çabasına rağmen, okulun yerini keşfedip kapatılmasını sağladılar. Böylece Osmanlı ordusu 1769'a kadar teknik öğretim kurumlarından mahrum kaldı. aygunhoca.com

1773'de denizcilik için yeni bir matematik okulunun açılışıyla daha ciddi bir çaba başladı. Bu okulun başına önce Macar asıllı Fransız Kontu Baron de Tott getirildi. Baron de Tott hatıralarında bu okulun öğrencileri arasında beyaz sakallı kaptanların ve altmış yaşını geçmiş olanların bulunduğundan bahseder. Bununla birlikte bu okul, zamanına göre eğitilmiş bir subay sınıfı çekirdeği meydana getirdi ve daha sonra açılacak okullara örneklik etti.

III. Selim
Osmanlı Devleti'nde Islahat faaliyetleri III. Selim döneminde artarak devam etti. III. Selim (Saltanatı 1789-1807) 18.yüzyılın ıslahatçı geleneği içinde yetişmiş ve daha veliaht iken, ihtilal öncesi Fransa'nın son kralı olan XV.Lui ile, yapılabilecek ıslahat konusunda gizlice mektuplaşmış, O'ndan tavsiyeler almıştı. Bu davranış, III. Selim'in ıslahat yolunda hedeflerinden daha ileri gitmek niyetinde olduğunu gösterir.

III. Selim tahta çıktığı vakit ard arda gelen başarısızlıklardan dolayı kafası sürekli şu soru ile meşguldü: "Bu devlet nasıl kurtarılabilir." Kırım'ın kurtarılması için 1787 yazında başlatılmış olan savaştan henüz çıkılmış olması sebebiyle ilk akla gelen çözüm yolu, Avrupa'ya açılımı sağlayarak orduyu Avrupa tarzında yeniden techiz etmekti. Ama bu yeterli olacak mıydı? Sultan bu yüzden kafasındaki soruyu şahsilikten çıkararak devlete mal etmek düşüncesiyle oluşturduğu meşveret grubunda dönemin seçkinlerine de sordu ve Batı karşısında devletin niçin geri kaldığı, ne gibi tedbirlerle kötü gidişin durdurulabileceği konusunda incelemeler yapılarak kendisine "layihalar" (raporlar) sunulmasını istedi. III. Selim'e bu hususta 22 rapor sunuldu.

III. Selim kendisine sunulan raporlar doğrultusunda ıslahatlar başlattı. Bu dönemin en anlamlı ıslahatı hiç şüphesiz Nizam-ı Cedit hareketidir. III. Selim bu projeyi kendi kadrosu ile gerçekleştirmek istediğinden Sadrazam ve Serdar Koca Yusuf Paşa'yı görevinden aldı. Kendisine karşı başlatılan şiddetli muhalefet ve dedikoduya aldırmadan, daha önceden mektuplaştığı 16. Luis'nin tavsiyeleri ile başta Ebubekir Ratip Efendi'nin sefaretnamesi ve kendisine sunulan 22 layihadan çıkardığı sonuçlardan Nizam-ı Cedit hareketine girişti. III. Selim, ıslahatı için kullandığı bu deyim ilham kaynağını açıkça ortaya koymaktadır. Fransız Ihtilali'nin getirdiği düzene "yeni düzen" adını takan III. Selim kendi ıslahatı için de aynı adı benimsedi. Nizam-ı Cedit hareketinin karakterindeki en belirgin özellik, Batı'nın Osmanlı Imparatorluğu'ndan her yönü ile üstün olduğunu kabul etmiş olmasıdır.

Dar anlamda Nizam-ı Cedit, yeni bir ordunun kurulmasından başka bir şey değildir. Ordunun kuruluşuna Yeniçeri Ocağı'nın tepki göstereceği bilindiği için Nizam-ı Cedit Ordusu Bostancı Ocağına bağlandı ve resmi adı Bostancı Tüfekçisi Ocağı oldu. Ordu'nun ilk başarısı Akka Zaferi ve Napolyon'un Mısır'dan kaçması sırasında görüldü. Bunun ardından 23.11.1799'da Üsküdar'da kıyafetlerinin rengi ayrı olan ikinci orta kuruldu. Mısır'daki başarıları olmasaydı, belki de Nizam-ı Cedit Ocağı küçük bir nüve bir çeşit pilot proje olarak kalacaktı. Ordu 1801'de 9263 er 27 subay iken, bu sayı 1806'da 22685 er ve 1590 subaya ulaştı. Bunların yarısı kadarı Anadolu'da gerisi de Istanbul'daydı.

Nizam-ı Cedit hareketinin geniş anlamı "mevcut rejimin yerine yenisini koymaktı" ve şu hususları içine alıyordu:

1- Yeniçeri ocağını kaldırmak,

2- Ulema sınıfının nüfuzunu kırmak,

3- Avrupalılaşmak.

Bu radikal düşünceler bizi ilk defa olarak gerçek bir ıslahatçı padişah tipi ile karşılaştırmaktadır. Ancak bu nokta da aklımıza şu soruyu getirmektedir. III. Selim bu büyük değişimi gerçekleştirebilir miydi? Bu soruya evet cevabı vermek zordur. Çünkü Osmanlı Devleti'nin hükümet prensipleri ve idare sistemi başlangıçta Batıya karşı üstünlüklere sahipti. Bir dönem Batıya karşı tartışmasız bir üstünlüğe sahip bir devletin, Batı esaslarını benimsemek zorunda kalması başlı başına büyük bir zorluğu ve batılılaşma talebi içinde onlara karşı da tepkiyi ortaya ( Kaynak: aygunhoca.com) çıkarmıştır.

Bu yüzden III. Selim'in ıslahat programında da hemen hemen bütün Osmanlı ıslahat doktrininin ana temasını oluşturan "eskinin yanında yeniyi kurma" metodu ön plana çıkmıştır. Bu metot, Ingiltere örneğindeki olumlu sonucu vermemiş, aksine birbirini inkar eden iki ayrı tip müessesenin, kültür seviyesi düşük, aydın insanların yerini müneccimlerin aldığı ve onlardan medet beklendiği bir ortamda bir arada yaşatılmak istenmesi, ıslahat hareketlerinin çoğunu ölü doğmuş bir hale getirmiştir.

III. Selim'in bütün iyi niyetine rağmen yenilik hareketleri istenilen neticeleri vermedi. Bunun başlıca sebeplerini aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür.

1- Reformları uygulayacak yeterli sayıda inançlı kadronun bulunmayışı ve reformların halka anlatılamayışıdır. III. Selim'in iş başına getirdiği elemanların çoğu, inanmadıkları halde sadece mevkilerini korumak için ıslahat yanlısı görünüyorlardı. Sayıları az olan reform taraftarları ise, Avrupa'nın bilim ve teknikte öne geçmiş olduklarını kabul etmekle beraber işe nereden, nasıl ve hangi metotla başlayacakları konusunda hem fikir değillerdi. III. Selim'e sunulan layihalardan tutucu, sentezci ve radikal olmak üzere belli başlı üç ayrı görüşün çıkmış olması da belli bir ortak fikre sahip olmadıklarını göstermektedir. aygunhoca.com

2- Yenilik hareketlerinin başarısızlığa uğramasının bir diğer önemli sebebi, Istanbul'da hemen her alanda tekelciliğin baş göster-mesinin yanı sıra Anadolu'dan çok miktarda nüfusun Istanbul'a akması ile ortaya çıkan işsizlik ve buna paralel olarak Yeniçerilerin gelirlerinde görülen azalmadır. Yeniçeri kahvelerinde, reformlar için toplanan gelirlerin büyüklerin cebine girdiği, zevk ve eğlencede harcandığı yolundaki dedikodular ise yeniliklere duyulan tepkinin bir ölçüde dışa yansımasıdır.

3- Dış siyasette karşılaşılan başarısızlık ve dış dünyanın Osmanlı devletine tesirleri. Aslında dünya çapında bir hareket olan Fransız Ihtilali ve Napolyon savaşları sırasında Osmanlı Devleti kendisini parçalayıp yıkacak iki kasırgaya tutuldu. Bunlardan biri Fransızların ihtilalci heyecanla her yanda ve bu arada Osmanlı topraklarında yaymakta oldukları hürriyetçi ve milliyetçi düşünce; ikincisi de Rusların bu ihtilale "panzehir" ve emperyalizmlerinin silahı olarak Rumeli'de yaptıkları, fakat sonuç olarak aynı noktaya (Osmanlı ülkesini parçalamaya) ulaşan Ortodoksluk ve Slavcılık propagandasıydı. Bu sırada Müslüman Osmanlıların ayanlık ve talimli asker- yeniçeri gaileleri ile uğraşıyor olması bu etkileri daha da yıkıcı kılıyordu. Merkeze karşı başlarına buyrukluk davasında olan ayanlar her çeşit dış desteği kabule hazır durumdaydılar. Mesela Canikoğullarından Tayyar Paşa gibi bazı ayanlar Ruslardan para ve silah yardımı alıyordu.

Sonuçta ulema, ıslahatçı devlet erkanı ile birlikte III. Selim'in de öldürülmesi fetvasını verdi. Böylece olaya meşruluk kazandırılarak; ileride bu hareketi yapanların cezalandırılmasının önüne geçilmiş ve eski düzen taraftarı IV. Mustafa padişah yapılmıştı. Ancak Rusçuk ayanı Bayraktar Mustafa Paşa'nın isyandan kurtulmayı başaran Nizam-ı Cedit'çilerle Istanbul'a yürümesi ve olaylara el koymasından sonra 28 Temmuz 1808'de IV. Mustafa'nın yerine II. Mahmut tahta çıkarıldı. Böylece Osmanlı tahtına kimin oturacağı, iyi niyetli de olsa, bir ayanın kararıyla belirlenmiş oluyordu.

Ayrıca Bakınız

Anadolu Türk Beylikleri

Osmanlı imparatorluğu Haritaları

Türkiye Selçuklu Devleti Haritaları

1.Dünya Savaşı Haritaları

Türkiye Haritaları

Dünya Haritaları

Flash Eğitici Oyunlar

Tarih Haritaları

Coğrafya Haritaları

Türkiye Bölgeler Haritaları


Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

   
   

Üye Girişi  

   
   
   

Tüm hakları saklıdır. Site Adı Açıkca  belirtilerek , ve yazıya link verilerek bir bölümünden alıntı yapılabilir. Yazının izinsiz tamamen kopyalanması durumunda hukuki işlem yapılacaktır. Detaylı Bilgi için Kullanım ve Gizlilik Sözleşmesine Bakınız.Telif Hakkı olan mataryel bildirliği an yayından kaldırılacaktır.

Copyright © 2009 aygunhoca.com

 

© aygunhoca.com